Sıkışmış halde bulunan mikro evren, tapası açılan şişeden dışarı sızarken oluşan vakum makro evreni bükmekte, bir bölümünü içeri sürüklemekte, dışarı fırlayan ateş özlü varlıklar da bilinen evreni yanılsamalarla doldurmakta, dezenforme ederek gerçekliği çarpıtmakta ve Yıldız gemisi Vipcortist'in zamanın bile donduğu olay ufkunda asılı durduğu o karadelik giderek bir uzay girdabına dönüşmekte, çekim alanına giren her şeyi, ışığı bile yakalayıp hapsetmekte, hemen yanıbaşındaki küçük solar sistemi tehdit etmekteydi.
Üzerinde yaşam barındıran M sınıfı gezegenlerin sema edercesine döndüğü ikiz yıldızlı solar sistemde PAY formlu yaşam ilkin WeTu gezegeninde belirip evrimleşmişti. İkiz güneşler çevresinde geniş ve kavisli bir yörüngede ilerleyen bu devasa kütlenin kaynakları, üstünde çeşitlenen hayat biçimlerine yetmemeye başlayıp tükenişe geçince, bir grup maceraperest kendileri için daha bereketli topraklar bulma arayışına girmiş ve ÇizRom güneşinin yakın bir uydusuna göç etmek zorunda kalmıştı. Bu ayrılıştan kısa süre sonra WeTu muazzam bir patlamayla parçalanmış, sisteme dağılan irili ufaklı kütleler zamanla ikiz güneşler olan ÇizRom ve Eb2ok çevresinde yeniden yörüngeye girmiş, küçük bir kaç gezegenle birlikte asteroit kuşağını oluşturmuştu.
Birbirinden farklı özellikleri bulunan, farklı tayflarda ışınım yayan, değişik çekim gücü, kütlesel yoğunluğu ve manyetik alanı olan iki yıldızın varlığı solar sistemde kararsızlık yaratıyor, tüm gökcisimlerini beklenmedik tehlikelerle burun buruna getiriyordu. WeTu'yu yok oluşa sürükleyen de solar sistemin dengesiz yapı ve bileşenleriydi. İşte bu dev gezegenin parçalanmasının yarattığı şok dalgaları maceraperestlerin yerleşip ÇiFor ismini verdikleri gezegeni de belirsiz aralıklarla vurmaktaydı. Gökkubbenin dayattığı zorluklara karşın kısa sürede serpilmeyi başaran ve kendilerince bir medeniyet geliştirip belli bir düzeye yükselen ÇiFor, gerek şok dalgalarından korunmak, gerek yapısal büyüme gereksinimlerini karşılamak ve gerekse yaşamsal kaynakların dağılımını düzenlemek için bir siyasi sistem arayışına girişmişti. Yönetim ve örgütlenme biçimi olarak akil adamların önerdiği kast yapısına dayalı büyüme planının uygulanmaya koyulduğu günlerde gezegen, gelişmelerden hoşnutsuz olanların başkaldırması ile sarsılmış, isyanı sert tedbirlerle bastıran ÇiFor yönetimi, huzursuzluğun elebaşlarını ve potansiyel tehdit unsuru olan grupları uzay boşluğuna sürgüne göndermişti.
Dağınık halde boşlukta sürüklenen uzay gemileriyle bilinmeze doğru yol alan sürgünler ÇiFor'un eski hükümdarı, yeni asisinin komutasındaki Bakunstar Galaktika çevresinde toplanmaya başlamış, sonrasında uygun bir gezegen bulup burayı yaşama elverişli hale getirmişler ve yayıldıkları dünyaya ÇiDi ismini vermişlerdi.
PAY formlu yaşam gelişimine elverişli olmayan ReRom ve AltMa isimli gezegenler ikiz yıldızlı solar sistemin kültür ve ticaret merkezleri durumunda olsalar da, ÇizRom güneşi etrafında yakın iki farkı yörüngede yol alan ve birbirlerine zıt yönde hareket eden ÇiFor ile ÇiDi gezegenleri kısa sürede sistemin majör unsurlarına dönüşmüşlerdi.
Sahip olduğu zenginlikler nedeniyle halen bir cazibe merkezi olan ÇiFor'un elinde bulundurduğu kaynakları saldırgan bir kıskançlıkla savunmakta oluşu karşısında, sürgünler gezegeni ÇiDi halkının geride bırakmak zorunda kaldığı değerler üzerinde hak iddia edişi ve ÇiFor'un yürürlüğe koyduğu siyasi sistemin ÇiDi yaşam alanını kısıtlaması, iki majör unsur arasında kıyasıya bir savaşın patlamasına neden olmuştu. Her iki taraf da birbiri içinde beşinci kol faaliyetleri yürütmeye başlamış, ÇiFor sert ve yıkıcı önlemlerle potansiyel tehditleri asgariye indirmeye çalışırken, ÇiDi yasal yollarla edinemediği ama yaşamsal gereksinimi olan malzemeyi temin için kaçakçılardan yararlanmaya girişmişti. Uzay sınırında küçüklü büyüklü çatışmalar ile başlayan gerilim giderek yayılmış ve topyekün savaşa dönüşmüş, tarafların zaman zaman Baan ismi verilen kitle imha silahlarına çekinmeden başvurması can ve mal kayıplarını artırmış, dünyalar arasındaki düşmanlığı kemikleştirmişti. Ancak tüm savaşlarda olduğu gibi bu savaş da gerilimden beslenen ve kendine has ekonomisinden nemalananlar türemesine de yol açmıştı. SNaylon ismi verilen bu yeni tür bir kaç temel model üzerine biçimlenmiş, bu temel modellerin klonlanması yoluyla üretilen SNaylon ajanları her iki gezegende de faaliyete geçmişti.
ARKASI YARIN...
19 Nisan 2013 Cuma
14 Nisan 2013 Pazar
KAOS'ta Seyrüsefer...
Ne var vaa-riken ne yok yoo-kiken, zaman evvel, dünya ilkel, göğün kuruluşu denizin çekilişi yerin kabarışı yeniyken, ne her varmış ne hiç yokmuş, bir varmış bir yokmuş'a daha yol çokmuş. Heri hiçten ayıracak kalbur ise henüz ortada yokmuş. Yok dahi yoo-kimiş ki var vaa-rolsun da her ile hiç bölünsün.
İşte o günlerde ne günler güün, ne geceler gece-yimiş. Zamanın icad edilmesine binyıllar varmış da, ne binyıl ne de zaman yook ama yine de akaa-rimiş. Haftalar, aylar, mevsimler ve yılların yerine yeller esmekte, otlar bitmekte, gökler gürlemekte, damlalar, karlar inmekte, ama kimseler bunu bilmekteymiş. Dünyanın kimi kimsesi yokmuş çünkü. Ne'leri şey'lere dönüştürecek olan insan henüz insan değilmiş ki benler, bizler, senler, sizler, onlar olsun, o ol dememiş ki nelere nesne, şeylere eşya diyen bulunsun, dünya kaçlar, kadarlar, nasıllarla dolsun, nedenler, eğerler, keşkeler durmaksızın dönsün dursun.
Amma ve lakin Kurucu, Kâinatın içten bigbangli devridaim motorunun kontak anahtarını bir kere çevirmiş ve günü gelene, yer sarslıp gök çökene kadar köşesine çekilmişmiş. İzler imiş kurduğu düzenin tıngır mıngır sallanışını, doğanın beşiğinde uyuyan insan adayının gün be gün uyanışını.
Bu devridaim öyle bir daim devir imiş ki, bıkmadan usanmadan sonsuz kere sonsuz yinelermiş her şeyi. Gün doğar gündüz olur, gün batar gece olur, yıldızlar çıkarmış. Hurma dalı gibi bir ışık aralığı gün be gece büyür dolun olur gece be gün küçülür kaybolurmuş. Kaybolurmuş ama yok olmazmış. Kurulu düzende hiçbir şey vardan yok, yoktan var olmazmış çünkü. Herşeyin bir nedeni, bir amacı varmış.
Ay, arzın, arz güneşin, güneş gökadanın çevresinde dur durak bilmez dönerlerken, gökada da yol alırmış devridaim motorunun içinde. Kuran güzel kurmuşmuş, güden iyi gütmüşmüş, böyle başlayıp hep böyle sürmüşmüş.
İşte zamanın gelgitleri gide gele, tekrarlaya yineleye henüz insan olmayan insanı insan kılmış. O ki, önce canın bilmiş, sonra kendin. Kendini bilince ayrılmış diğerlerinden. Ayrılınca da onları bilmiş. Bilmiş bilmesine amma önce az bilmiş. Az bilirken hengâmeymiş her şey. Gözün açmış gör olmuş, gözün yummuş kör olmuş. Bakmış ki kör olmak kötü, gör olmak iyi, seyre dalmış âlemi. Seyreyleye eyleye eylemiş kendini. Eyledikçe fark etmiş kadim düzeni. Günü güneşi, geceyi ayı, tir tir titreyen yıldızları, nasıl gelip ve nasıl gittiklerini. Bakmış ki hengâme sandığı aheng imiş meğer.
- Hoooorrrr, kkgrrr!
- Huop, Yer6 uyuyorsun!
- Ha, ne?
- Uyudun olm.
- Yok yav bir an gözümü kırptım sadece. Kâinatın içten bigbangli şeyisi demiyor muydun en son.
- Oh oh, orayı geçeli çok oldu, uyumuşsun işte.
- Azcık içim geçmiş olabilir, abartma.
- Lan ne iç geçmesi, horul horul horluyordun.
- Aha, kuru iftira, ben horlamam bi kere.
- Nası horlamazsın len, Vipcortistin her yeri titriyordu sen nefes alıp verirken.
- Yalan! Asıl sen horlarsın bi kere!
- Yuf olsun sana, ben nasıl horlayabilirim ki olm?
- Kabul et horluyorsun işte.
- Len ben Vipcortist'in yapay zekasıyım be, ne uyur ne horlarım.
- Hade ordan, bilmiyoz sanki.
- Ne biliyon ki?
- Olm senin dört modun var, oturum kapat, kapat, yeniden başlat veeeee...
- Ve ne?
- Uyku modu!..
- E ne olmuş?
- Uyku moduna geçtiğinde fanların işlemciyi soğutana kadar nası ötüyor biliyor musun?
- Ne yani horlama mı bu?
- Horlama ne kelime!
- Ulen nerden çattık şu Vipcortist'e be, keşke tayinimi Atılgan'a isteseymişim.
- Atılgan eski model olm, Voyager filan de bari.
- Bak kafamı kızdırma HAL 9000 kesilirim başına, ayvayı yersin.
- Heuristically programmed ALgorithmic computer kiiim sen kim len, IBM özentisi seni.
- Genel kültürünü sevsinler, gören de David Bowman konuşuyo zanneder!
- Uzun etme de sadede gel, öyle masal gibi anlatırsan içi geçer tabi insanın.
- Horluyordun, bi tarafında berber pireler uçuşuyordu!
- Hayır, içim geçti, bilgiç tellal devede, aldın mı ağzının payını!
- Valla hiç kusura bakma kaldığın yerden tekrar anlatamam, özetliycem.
- En iyisi.
- İşte, hengâmeden çıkıp ahengi görmek için çevrende yinelenen şeylere bakacaksın, olay bu!
- Yani Kaos'taki düzeni gör, rotanı çiz diyosun.
- Aynen!
- E, baştan şöyle tek cümlede söylesene derdini.
- Öyle zevkli olmuyo olm, biraz ballandıracaksın... O zaman tadı çıkıyor işte.
DEVAM EDECEK...
İşte o günlerde ne günler güün, ne geceler gece-yimiş. Zamanın icad edilmesine binyıllar varmış da, ne binyıl ne de zaman yook ama yine de akaa-rimiş. Haftalar, aylar, mevsimler ve yılların yerine yeller esmekte, otlar bitmekte, gökler gürlemekte, damlalar, karlar inmekte, ama kimseler bunu bilmekteymiş. Dünyanın kimi kimsesi yokmuş çünkü. Ne'leri şey'lere dönüştürecek olan insan henüz insan değilmiş ki benler, bizler, senler, sizler, onlar olsun, o ol dememiş ki nelere nesne, şeylere eşya diyen bulunsun, dünya kaçlar, kadarlar, nasıllarla dolsun, nedenler, eğerler, keşkeler durmaksızın dönsün dursun.
Amma ve lakin Kurucu, Kâinatın içten bigbangli devridaim motorunun kontak anahtarını bir kere çevirmiş ve günü gelene, yer sarslıp gök çökene kadar köşesine çekilmişmiş. İzler imiş kurduğu düzenin tıngır mıngır sallanışını, doğanın beşiğinde uyuyan insan adayının gün be gün uyanışını.
Bu devridaim öyle bir daim devir imiş ki, bıkmadan usanmadan sonsuz kere sonsuz yinelermiş her şeyi. Gün doğar gündüz olur, gün batar gece olur, yıldızlar çıkarmış. Hurma dalı gibi bir ışık aralığı gün be gece büyür dolun olur gece be gün küçülür kaybolurmuş. Kaybolurmuş ama yok olmazmış. Kurulu düzende hiçbir şey vardan yok, yoktan var olmazmış çünkü. Herşeyin bir nedeni, bir amacı varmış.
Ay, arzın, arz güneşin, güneş gökadanın çevresinde dur durak bilmez dönerlerken, gökada da yol alırmış devridaim motorunun içinde. Kuran güzel kurmuşmuş, güden iyi gütmüşmüş, böyle başlayıp hep böyle sürmüşmüş.
İşte zamanın gelgitleri gide gele, tekrarlaya yineleye henüz insan olmayan insanı insan kılmış. O ki, önce canın bilmiş, sonra kendin. Kendini bilince ayrılmış diğerlerinden. Ayrılınca da onları bilmiş. Bilmiş bilmesine amma önce az bilmiş. Az bilirken hengâmeymiş her şey. Gözün açmış gör olmuş, gözün yummuş kör olmuş. Bakmış ki kör olmak kötü, gör olmak iyi, seyre dalmış âlemi. Seyreyleye eyleye eylemiş kendini. Eyledikçe fark etmiş kadim düzeni. Günü güneşi, geceyi ayı, tir tir titreyen yıldızları, nasıl gelip ve nasıl gittiklerini. Bakmış ki hengâme sandığı aheng imiş meğer.
- Hoooorrrr, kkgrrr!
- Huop, Yer6 uyuyorsun!
- Ha, ne?
- Uyudun olm.
- Yok yav bir an gözümü kırptım sadece. Kâinatın içten bigbangli şeyisi demiyor muydun en son.
- Oh oh, orayı geçeli çok oldu, uyumuşsun işte.
- Azcık içim geçmiş olabilir, abartma.
- Lan ne iç geçmesi, horul horul horluyordun.
- Aha, kuru iftira, ben horlamam bi kere.
- Nası horlamazsın len, Vipcortistin her yeri titriyordu sen nefes alıp verirken.
- Yalan! Asıl sen horlarsın bi kere!
- Yuf olsun sana, ben nasıl horlayabilirim ki olm?
- Kabul et horluyorsun işte.
- Len ben Vipcortist'in yapay zekasıyım be, ne uyur ne horlarım.
- Hade ordan, bilmiyoz sanki.
- Ne biliyon ki?
- Olm senin dört modun var, oturum kapat, kapat, yeniden başlat veeeee...
- Ve ne?
- Uyku modu!..
- E ne olmuş?
- Uyku moduna geçtiğinde fanların işlemciyi soğutana kadar nası ötüyor biliyor musun?
- Ne yani horlama mı bu?
- Horlama ne kelime!
- Ulen nerden çattık şu Vipcortist'e be, keşke tayinimi Atılgan'a isteseymişim.
- Atılgan eski model olm, Voyager filan de bari.
- Bak kafamı kızdırma HAL 9000 kesilirim başına, ayvayı yersin.
- Heuristically programmed ALgorithmic computer kiiim sen kim len, IBM özentisi seni.
- Genel kültürünü sevsinler, gören de David Bowman konuşuyo zanneder!
- Uzun etme de sadede gel, öyle masal gibi anlatırsan içi geçer tabi insanın.
- Horluyordun, bi tarafında berber pireler uçuşuyordu!
- Hayır, içim geçti, bilgiç tellal devede, aldın mı ağzının payını!
- Valla hiç kusura bakma kaldığın yerden tekrar anlatamam, özetliycem.
- En iyisi.
- İşte, hengâmeden çıkıp ahengi görmek için çevrende yinelenen şeylere bakacaksın, olay bu!
- Yani Kaos'taki düzeni gör, rotanı çiz diyosun.
- Aynen!
- E, baştan şöyle tek cümlede söylesene derdini.
- Öyle zevkli olmuyo olm, biraz ballandıracaksın... O zaman tadı çıkıyor işte.
DEVAM EDECEK...
9 Nisan 2013 Salı
Üç dilek!
- Obarey! Sen de kimsin?
- Şişenin cini!
- Buyur?!
- Sen buyur, üç dileğini gerçekleştireyim!
- Niye kine?
- E, beni yıllardır hapsedildiğim şişeden çıkardın ya!
- Yav, git işine kardeşim, başka birini bul işletecek.
- Lan olm, akıllı ol, hiç mi duymadın şişenin cinini?
- Duydum da, masal o!
- Masal misal değil, etiyle kemiğiyle... Eee, yani
dumanıyla, amaaan işte, her neyse..
- Ne neyse?
- Cinim lan beeeennn!
- Tamam tamam, prosedür ne sizin alemde?
- Sen üç dilek söylüyorsun, ben anında...
- Yani dilekçe yaz, imza için kapı kapı dolaş filan yok mu
sizde?
- Dilek büyük olunca bazen cin padişahının izni gerekir, ama
nadiren!
- Yav, git işine, bizimki yetmedi bir de sizin
bürokrasinizle mi uğraşcaz, anasını satiim.
- Öff! Çıldırtma adamı... Eee, yani cini! Dile dileyeceğini
bitsin bu iş!
- Olm, lambanın cini olsan düşünürdüm de, “şişe” biraz
endişelendiriyor beni...
- Uzatmaaa, ha şişe ha lamba, ayrıntılara takılma fazla.
- Ama şeytan ayrıntıda şey ediyodu...
- Ööff, tam adamına çattık...
- Tamam lan o zaman, söylüyom bak ilk dileğimi!
- Söyle, anında olmuş bil...
- Üç dilek sınırlamasını kaldıracaksın benim için
- Okkkey, üç direk sınırlaması kalktı!
- Direk değil lan dilek!
- Hay allah, komut dilimde bulunmayan bi dilek olunca böyle
oluyor işte!
- Direk yerine Dalek diye anlamış gibi yapsan daha yaratıcı olurdu.
- Olm aslında aklıma geldi de Doctor Who’yu hiç sevmem.
- E, neyse, noolcak bizim ilk dilek?
- Yandı bitti kül oldu!
- Hadi len olur mu öyle şey! Ne biçim cinsin sen?
- Cin gibi olm, yerler mi bu klasik numarayı?!
- Hay ben senin...!
- Buyur abi!
- Bu ne len, sigaramı mı yakacan?
- Yoo, ateş işte!
- Nereden çıktı şimdi bu!
- Hay ben senin dedin ya, işte anam bu!
- Anan mı?
- Evet, ateşten doğduk ya biz, bilmiyon mu?
- Orası tamam da, ben dilek diye söylemediydim ki onu...
- Ohoo, sen de amma mızıkçı çıktın.
- Niye ki?
- Önce üç kaat yapıyon, sonra, dilemedim de falan da filan
da!
- Ulen çamura filan mı saplandıydı senin şişe?
- Yok canım, ne alaka?
- Çamura yatıyon da habire, ondan!
- Yok olm asıl çamur olan sizsiniz!
- Bak seeen, niyeymiş o?
- E, çamurdan yaratıldınız ya, bir yerden belli edeceksiniz
ham maddenizi!
- Hay ben!... Tamam tamam tuttum dilimi!
- Çabuk öğreniyorsun!
- Ya, ne demezsin!
- E, hadi söyle son dileğini!
- Önce bir durum değerlendirmesi yapayım, dur bi dakika...
- Valla iyi günümde olmasam, durum değerlendirmesi yapma
isteğini de dilek sayardım, şükret ki bugün keyfim yerinde.
- Anlaşılan senin dilek milek yerine getireceğin yok.
- Ee, makul bir şey olursa bi kıyak yapardım aslında.
- Yok yok, en iyisi seni şişene geri sokayım ben.
- Yapaman ki!
- Biraz uğraşırız, vakitten bol ne var!
- Olm, kolay mı, ne cinciler, büyücüler uğraştı benle de
kıvıramadılar.
- Sonunda biri sokmuş seni şişeye ama.
- Ee, bazen bükemediği bileği öpüyo insan, ee, şey yani cin!
- Belki bizim bileği de öpersin, ne biliyon?
- Yap ta göreyim ulan, hodri meydan...
- Igh, uggh, kkkk..
- Oyle olmaz ki!
- Olucak olucak, çok güzel olucak!
- Len bi kaza çıkacak şimdi..
- Acık sabreeet!
- La dur!
- Direnme, yoksa gerçekten çıkacak kaza!
- Lan laaaan!
- Kkk. Uuuggh, HAH!
- HINK!
- Haha, ne oldu cinisi?
- Ne nooldu, sokamadın ki beni şişeye!
- Eee, özne ile nesne yer değiştirdi, ama sonuçta yüklem
yerli yerinde!
- Vay adi!
- Yaaa!
- Alçak!
- Çaktım zaten!
- Nasıl çıkaracaz lan bunu?
- Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye..
- Bak, boru moru deyip adamın, eee, yani cinin asabını
bozma...
- İşin iyi tarafını gör; artık kimse seni şişene sokamıycak...
- Ama ama...
- Nooldu, keyfin mi kaçtı cicim? Eee, yani cinim!
- Yoo, bilakis...
- Bakıyorum yiğitliği de elden bırakmıyorsun.
- Alakası yok..
- "Pain so close to pleasure"culardansın
öyleyse...
- O ne demek len?
- Zamanla anlarsın...
- Bak çıkartırsan bunu her şeye baştan başlarız.
- Nası?
- Yine üç dilek hakkın olur, işte...
- Sen o dilekleri al da...
- Olmaz ki!
- Olmaz di mi?
- Olmaz tabi, şişe var!
- İyi o zaman, beni hatırlamak için bol vaktin olacak...
- Ne hatırlıycam lan seni...
- Hele bir şurda otur düşün, fikrin değişecektir hemen.
5 Nisan 2013 Cuma
Rota!
Sonunda ittire kaktıra şişedeki cini çıkarttırmışlardı
Yer6'ya. O da biliyordu ki bu ateş özlü varlığı elleri yanma pahasına bile olsa
tekrar şişesine hapsetmenin yolu yoktu artık.
Tapanın çıkarılmasıyla mahlasların yaşam sürdürdüğü sanal
evren ile ondan da fazla bilinmezle dolu gayb alemi arasında bir geçit
açılmıştı. Ve bu geçit sanal evrenin mahlaslarını karadelik gibi kendine
çekiyor, şişeye tıkıyor, içerdeki cinleri ve cin olmadan adam çarpmaya çakışan
karanlık ruhları ise dışarı, sanal evrene fırlatıyordu. Şişeye sürüklenenlerin
ilk tepkisi Doktor Who'nun Tardis'ini görenler gibi istemsiz bir şekilde
"içi dışından büyük" demek oluyordu. Öyleydi gerçekten de, boyutların
anlamsızlaştığı koca bir mikro evren vardı şişenin içinde. Dışarı çıkan cin ve
ifritler ise bırakın üç dileğini yerine getirmeyi, Yer6'ya dünyayı dar
etmeyi istiyordu.
İki sanal alemin birbirine akarak gitgide büyüyen bir kaos
oluşturduğu bu kara deliğin olay ufkunda asılı duran yıldız gemisi Vipcortist
ve tek kişilik mürettebatı birbirine karışan evrenler ve ortaya çıkan yeni
boyutlar hakkında gözlem yapıyordu sürekli. Nihai çözümleme ve yorumlama için
veri sağlayacaktı bu gözlemler.
Bilinenle gizli olanın, bilen ile saklananın çarpışmaları
kimi zaman yeni verileri, kimi zaman da yeni bilmeceleri yaratıyordu. Farkına
varılan her bilginin karşısında yeni bir belirsizlik alanı açılıyor, edinilen
yeni bilgiler görüşü genişletse de görünen alanın sınırı biraz ilerde başka
bilinmeyenlerin karaltılarıyla yeniden oluşuyordu.
Yıldız gemisi Vipcortist'in keşif sürecini sürdürmesi ve
bulgularını gerçek evrene aktarabilmesi için olay ufkundan kurtulacağı bir rotaya gereksinimi vardı. Ama
yol-iz belli değildi ki rota tayin edilebilsin. Kaos'ta rota nasıl
çizilebilirdi?!
Vipcortist'in kaptanı kendinden önce bu sorunla başetmiş
olanların deneyimine başvuracak, tıpkı onlar gibi Yer6 da önündeki geçerli tek
seçeneğe yönelecekti:
Kaos'u reddetmek!
Kaos yoktu, sadece yetersiz bilgi vardı, çünkü.
Bu önkabul temel çelişkinin altını kalın çizgilerle tekrar
belirginleştiriyordu. Bilgi arttığında belirsizliğin de katlanarak arttığı
olgusunun!
Bilginin genişleyen yeni bir sınıra taşıdığı bilinç,
ulaştığı bu yeni sınırda kendisiyle birlikte genişleyen bir sınırötesinin
varlığını daha da net algılamaktaydı. Farkındalık alanı büyüdükçe bir yakasında
bilgi, diğer tarafında ise belirsizlik yeralan sınır boyu uzuyor, bilinç
belirsizliğin dış sınırlarına ulaşıncaya kadar genişleyemezse, onun tarafından
çevreleniyor, bir bakıma hapsediliyordu. Bu yüzdendi cahilin çabuk karar
vermesi, bilgenin hep tereddütte olması.
Kaos'u kabul, bilincin sınırlarını genişletmeyi anlamsız
kılar, cehaleti erdem yapardı. Kaos'u red ise, bu anlamsızlığı bir sonraki belirsizlik
sınırına kadar ötelemek demekti, ama aydınlığa götürebilirdi sabırla ilerleyen
yolcusunu. Aslında tipik bir Zenon paradoksuydu bu. Paradoks yoktu, yanlış
yürütülen mantık vardı! Tıpkı Kaos'ta olduğu gibi...
Yol almanın adımlarını belirleyen bir rota çizmek,
dilemmanın iki unsurundan birine, ilerlemeyi sağlayana yönelmek, içinden
çıkılamasa bile en azından bu çemberi oluşturan etkenleri anlamaya yarayacak
olanın izinden gitmeyi seçmek insan doğasının gereğiydi. Yalnızca insan
doğasının değil, uygarlığın ve gelişimin de temeliydi bu. Evirilişini buna
borçluydu insanlık. Bilmek isteği kıvılcımlar saçarak ivmelendiren bir warp
motoruydu. Ve belki de bu kıvılcım ve yalımlardı insan özüyle şekillenerek var
olmayı anlamlı kılan. Aynı yalım gece gündüz elinde lambayla dolaşan Diyojen'in
fenerinde de parıldamıştı bir zaman... Belki de Platon’un mağarasındaki
gölgeleri yaratan da aynı ateşin titrek aydınlığıydı.
Öte yandan, gayb aleminden sanal evrene akan cin ve
ifritlerin ortaya çıkardığı bilgi görünümündeki yanılsatmaların, Vipcortist'in
belirsizliğin uzamını ölçümleyen alıngaçlarında şiddetli bir parazit etkisi
yaratması, perspektifi çarpıtması ve oluşturdukları gürültüyle farkındalık
sınırlarına baskı yapıp onu boğmaya çalışması yıldız gemisini karadeliğin olay
ufkundan kurtaracak rotayı kurmayı iyice üstesinden gelinmez bir zorluk
derecesine taşımaktaydı.
Böylece rota çizmek için yapılması gereken ilk şey, parazit
ve gürültü kaynaklarının saptanıp bertaraf edilmesi olarak birincil hedefler
arasındaki yerini aldı.
DEVAM EDECEK...
DEVAM EDECEK...
24 Mart 2013 Pazar
Kirpi
- anaa!
- ne anası len?
- baksana şuna...
- anaaaa hakkatten!
- kirpi değil mi len o?
- vallaa da kirpi!
- ulen buralarda?
- hem de bu havada...
- yaklaşıyo bak...
- nihoha, yürümüyo da sürünüyo sanki.
- e, soğuk olm!
- len amma dikenliymiş bunların sırtı...
- du du bak, durdu...
WROOOOM!!!__________
- az kaldı eziliyordu garip.
- son anda sıyırdı valla.
- görüyon mu, iki ayağı üstünde dikeliyo.
- len sırtı paso diken ama kirpiye benzemiyomuş pek bu.
- sahi be, bayağ bayaa iki ayağı üstünde yürüyo şimdi de.
- acık daha yaklaşsın hele, anlarız.
- anaa...
- ana ki ne ana!
- ulem bunlar diken de değilmiş.
- he valla.
- abovv!
- düpedüz hançer sapı ya lan bunlar.
- bi o kadarı da ekmek bıçaa!
- ulen döner bıçaa bile var.
- meger sırtı hançer-bıçak sapından kirpi gibin diken diken görünüyomuş bea!
- yüzü gözü de kan içinde kalmış lem bunun…
- amanin, kandan belli olmuyodu ama o di mi bu?
- he len, bizim deli imiş kirpi sandığımız.
- nicedir yoktu ortada.
- delik deşik etmişler herifi yaf.
- su içse midesine gitmeden dışarı kaçar valla.
- nihohaha, he lan.
- eee, mahalleyi ayağa kaldırırken iyiydi.
- kendi kaşındıydı tabe.
- bak yine durdu.
- bu tarafa bakiy...
- ...
- ???
- olm gidek biz...
- niye ki?
- ya şey olursa...
- ne, şahit mahit yazarlar diye mi tırstın?
- yok lem..
- suç bize kalır diye mi?
- yok olm, ne alakası var!
- ne o zaman?
- deli ya bu...
- eee?
- hala ölmemiş de...
- eeee?
- eeeesi, bizim alemde radyasyon yiyen, ışın sıçıyo
- örümcek ısıranın örümcek güçleri oluyo...
- vampirin dişlediği vampir...
- kurtadamlar da var...
- ...
- ???
- kirpi de değil!
- o zaman?
- creepy!..
- Creeppppyyyy!
- kaaaaaaaç!
PS: Özlemişsinizdir.. :)
27 Ocak 2013 Pazar
Zaman!
Türkiye'nin en beğendiğim Rock Gruplarından biri Dr.Skull...
Parçaları mesaj kaygılıdır daima... Severim öyle parçaları... :)
Siz de seversiniz belki diye paylaşıyorum...
Herşey Yolunda (1994) Albümlerinden "Zaman"
Doğuya giden bir geminin güvertesinde
Batıya koşan insanlardık belki de
Buradan uzakta, bugünün ötesinde
Sıvayıp kolları asıldık küreklere
Değişiyor dünya
İnsanlar değişiyor
Ve herşey en başa dönüyor
Bilmesen de, görmesen de
Zaman herşeyi eziyor
Söylenenlerden geriye neler kaldı
Gidenlerin yerini kimler aldı
Güneş rakı burcunda
Biz rock'n'roll burcunda
Yine Ankara'da duman altı
Değişiyor dünya
İnsanlar değişiyor
Ve herşey en başa dönüyor
Bilmesen de, görmesen de
Zaman herşeyi eziyor
Doğru yok, yanlış yok
Gerçek var, kaçış yok
Zevk var, acı var, sevmek yok
Zaman herşeyi eziyor
Kapı yok, pencere yok, çıkış yok
Bugün var, şu an var, yarın yok
Korku var, savaş var, umut yok
Zaman herşeyi eziyor
Batıya koşan insanlardık belki de
Buradan uzakta, bugünün ötesinde
Sıvayıp kolları asıldık küreklere
Değişiyor dünya
İnsanlar değişiyor
Ve herşey en başa dönüyor
Bilmesen de, görmesen de
Zaman herşeyi eziyor
Söylenenlerden geriye neler kaldı
Gidenlerin yerini kimler aldı
Güneş rakı burcunda
Biz rock'n'roll burcunda
Yine Ankara'da duman altı
Değişiyor dünya
İnsanlar değişiyor
Ve herşey en başa dönüyor
Bilmesen de, görmesen de
Zaman herşeyi eziyor
Doğru yok, yanlış yok
Gerçek var, kaçış yok
Zevk var, acı var, sevmek yok
Zaman herşeyi eziyor
Kapı yok, pencere yok, çıkış yok
Bugün var, şu an var, yarın yok
Korku var, savaş var, umut yok
Zaman herşeyi eziyor
26 Ocak 2013 Cumartesi
Önemli ve de zorunlu...
Gördünüz mü ne oldu?
Sıkışanlar, sorunlarını nasıl çözmeye çalıştılar?
Gördünüz mü, karşımızdakinin eyleme geçme şekli nedir?
Yalan dolan, dalavere, hakaret, alay, birlik olup çullanma!
Blog izleyicilerini, yorum yazarlarından birine hakaret eden
diğer bir yorumcuya haddini bildirmek için adli makamlara şikayet dilekçesi
vermeye ikna etmeye çalışır görünüp, aslında bu şikayetleri blogu kapattırmak
için kullanmayı hayal edenler mi istersiniz, telefonla arayıp üstü örtülü
tehdit edenler mi, kendi fantezi dünyalarını bize projekte etmeye çalışanlar
mı, ürettikleri pisliği önce düşmanlarına tattıran sonra da bir güzel oturup yediklerini
söylediğinin farkında olmayan akıl fakirleri mi, iki lafının arası küfür, iki
cümlesinden biri hakaret olanlar mı, yoksa, sureti haktan görünüp aslında tüm
saldırıyı kurgulamış ve organize etmiş düşük nitelikli 3 sınıf romanlara konu
olabilecek çapta kötü adamlar mı?
Görmek inanmaktır...
Bunca zamandır bazılarınıza teori ve kurgudan ibaretmiş gibi
görünen bir sürü olayı kendi süzgecimden geçirerek aktarmaya çalışmıştım size.
Abarttığım, insanları olmadıkları biçimde gösterdiğim şeklinde algılayanlar
vardı elbet bu blogun okuyucuları arasında.
Yaşananların ışığında kendi gözlerinizle şahit oldunuz,
çıplak gerçeğe. Çıplak diyorum, zira çırılçıplaktı. Öyle anadan üryandılar ki,
ne röntgen, ne manyetik rezonans, ne ultrason onları kendilerini sergiledikleri
kadar başarıyla görüntüleyemez, tanı konmasına yardımcı olamazdı. Kim ve ne
idiyseler öyle geldiler buraya, maskelerinden kurtulmuş, içlerinde büyüttükleri
hastalığı kusmaya hazır halde. Tanı koyabilmişsinizdir umarım, şahitlik
ettiğiniz şeye!
Evet bu blogda yorumların çoğu adsız, isim verilmeden
aktarılıyordu ve onlar da bunu kendilerine bir maske olarak
kullanabileceklerini düşündüler. Nicedir yapıyorlardı zaten, ama yine de
özlerini aktarmakta çekinceleri vardı. İlk defa, bir kaç gün önce adsızlık
maskesinin altındaki ar maskesini de kaldırıp attılar.
Kim olduklarını bilmek için tahmin yürütmeye bile gerek yok.
Bizimle başka kimin alıp veremediği olabilir bu ölçüde bir ahlaksız eylemi
organize etmeye ihtiyaç duyacak!
Benim burada yazarak yapabileceğimden çok daha etkili bir
biçimde özlerini açık ettiler ve kendileri delillendirdiler Vipcortist'te
yazılanların gerçeğe kıyasla ne kadar masum kaldığını... İşin kötü yanı bu
çirkin yüzlerini marifetmiş gibi sergilemek için koca bir davetli topluluğuna
da haber uçurmuşlardı. Tipik, şecaat arz ederken sirkatin söyleme durumu... :)
Hem de avaz avaz...
Kısacası gerçek yüzlerin görülmesi gerekiyordu ve biz ne
kadar yazsak çizsek de resmetmeyi başaramazdık. Vipcortist bir fotograf çekmeliydi
ve onlar da doğal halleriyle poz vermeliydiler. Verdiler! Flash patladı, o
yüzler en belirgin halleriyle ortadalar artık ve artık hiç bir maske gizleyemez
o çirkinliği.
İnsanın içini bulandıran bu çirkinliğe şahit olmanıza vesile
olduğum için özür dilemeliyim. Beyaz Bulutunuzu kararttığım için... :)
Cem sendeler.... :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)